yani şimdi hayat bu mu ? bu kadarcık mı.. ?

24 11 2009

0

Besin



*

tüm canlılar adına soruyorum, bir şekilde yaşamakta olan bütün türler adına.. hayatın özünde yatan itici güç şudur ; beslenmek.. herşey birbirini yer.. yaşamın anlamını aramak beyhude.. var olana bir anlam katmaya çalışmak yararsız.. en yetkin akıl sahibi insandan, çamurda gezinen sülüğe kadar nefes alan, almayan, kıpırdayan, ve kımıltısız herşey için gerekli olan tek şey budur.. yemek..

böylesine güçlü bir bağımlılıkla ve iştahla birbirimizi yediğimize göre, artık hangi erdemden bahsetmeliyiz..?

**

y.a

0

Human Art




(via blackmedic)

23 11 2009

0

Kahve



*




kitap okuduğumu görenler; kitap okuduğumu sanıyor..

hemen önümde bir çift ateşli ateşli tartışmakta, kahveleri çoktan soğumuş, ve bu durum beni geriyor.. kahve sıcak içilir diyorum içimden.. aniden kalkıyor kadın.. bıktım senden, bu kıskançlıklarından, kimseye hesap verecek değilim bu yaştan sonra, sakın bir daha beni arama! diyerek hızla oradan uzaklaşıyor, bunu yaparken dizini masaya çarpıyor ve kahvesi dalgalı bir deniz gibi çalkalanarak masanın kenarına doğru taşıyor.. onunla birlikte adamda kalkıyor ve ani bir hareketle kadının bileğini boşlukta yakalıyor.. bu durum beni daha çok geriyor.. kahve zaten soğumuştu, şimdi ise neredeyse yok yere ziyan olmuş, ve masa da kirlenmiş.. bırak kolumu! diyor kadın kolunu kurtarmaya çalışırken.. daha önce hiç duymadığım ama anladığım türden bir ses duyuyorum, kadının kolu çıkıyor.. acı dolu bir feryat.. olduğu yere yıkılarak bırakıyor kendini, adam beline sarılıp bir kütük gibi devrilmesine engel oluyor kadının.. garson koşarak kolonya ve mendil getiriyor..adam sevgiliyi ikna etmeye çalışıyor, gözyaşlarını siliyor, ve üstelik bunu yaparken kendisi de ağlıyor.. tezat işte.. ağlamasını istemiyor, ama ağlıyor.. kadın ağladıkça ve acılar içinde inledikçe adam da onunla birlikte inliyor.. geçecek diyor sürekli.. geçecek sevgili..

ama çıkan kadının kolu, dökülen kahve kadının..

en başından beri aynı sayfanın içinde, aynı satırın üstündeyim.. üstelik kahvem de soğudu.. sıkılıp hesabı istiyorum, ama garson, kadının sevgilisi, ve diğer masalar şu anda kadınla meşgul..

yine de bu durum bana kitapta biraz daha ilerlemem ve sıcak bir kahve siparişi vermem için yeterince zaman tanıyor..

kadın kendine geldi.. belki de sevgilisinin minik öpüşleri, tatlı sözleri onu biraz olsun sakinleştirdi.. başlarda olduğu gibi inlemiyor artık.. sağlam kolunu boynuna sıkı sıkıya doladığı adam, az önce sert bir biçimde kavrayıp diğer kolunun çıkmasına neden olduğu kadını bir tüy gibi kucağında taşıyarak en yakın hastanenin yolunu tuttu.. bu şekilde tutkulu aşıklar gibi görünüyorlardı..

böylece garson onlardan kurtulup kahvemi getirmek üzere koşar adımlarla içeri girerken ben de sayfayı çevirmiş oldum..


**

y.a

0

Kedi

21 11 2009

3

Tersdüz



**

20 11 2009

0

dinazor

*

onlar tükenmedi,

evrildi..



**

17 11 2009

1

Din



crom!
sana daha önce hiç dua etmedim
dilim dönmez buna
kimse, hatta sen bile hatırlamayacaksın iyi adamlar mıydık yoksa kötü mü..
neden savaştık veya neden öldük.. hayır..
önemli olan; iki kişinin çoğunluğa karşı durması..
önemli olan bu..
cesaret seni mutlu eder crom!
senden tek bir dileğim olacak
bana intikam bahşet!
ve eğer dinlemiyorsan
canın cehenneme!

(conanın tanrıya duası..)

*

dinler, barış ve sevgi temalı savaşlar eşliğinde fitili ateşlerken, kurban; katilin tanrısına inanmakla durumunu daha trajik bir hale sokar, ve bu hastalık hiçbir zaman tam olarak iyileşmez.. iyileşmeyecek de.. bağımlılık yapan bu uyuşturucu binlerce yıl önce çoktan damarlara zerkedildi..

belki de kötünün iyisi şudur; çok tanrılı dinler.. crom! der kimmeryalı barbar conan.. iyi de der.. onun barbarlığı içinden gelir, ve dışına kusar.. birçokları bunu hayvani bulur.. haklıdırlar bir bakıma.. çünkü hayvani olmak bir gerçektir.. şimdi senin kılıcın yok diye, kasların şişmemiş ve çiğ etin tadına bakmadın diye öyle biri olmadığını söylemen kuru bir aksırık sesi gibi geliyor kulağıma..

yine de bir an için durulur, yumuşar kaskatı gövdem.. kendimi suçlarım, çünkü ellerini gökyüzüne böylesine içten açıyor olman beni duygulandırır.. ama sonra ağzından dökülenlerle kendime gelirim.. ve bu sahte, binlerce yıllık çürümüşlüğün kesif ağız kokusu burnumu yakar.. insan kendi ağız kokusunu nereden bilecek.. o ancak kızar bana, söylenir, senin burnun hasta, ve sen hastasın der içinden yüksek sesle..

güneşe, bulutlara, rüzgâra fısıldadığını düşünmekle yanılmışım.. gördüğüm şu temiz yüzün, parlak dişlerin ardında öyle bir mide var ki; iğrendiğin o küçük sıçan bile bunları hazmedemez doğrusu..

dinin ve kutsalındır bir hastalık gibi kemiren içimi.. bu vebalı topluluğun uysal adımlarla hep aynı ritmi tutturması ne kadar ilginç.. aynı tanrıya inanan, aynı telden çalan devasa bir orkestranın kulaklarımı yırtan gürültülü müziğini dinliyorum yıllardır..

yüce tanrı crom!
bir barbar olmaktan şimdi ne kadar uzağım..



**

y.a


1

Çizgi


glen hansard & marketa irglova - if you want me




**

2

Maske



*

insan ölüsü, hayvan leşi
insan ölümü, hayvan telefi

ne biçim bir şaka.. kim, kimi kandırıyor binlerce yıldır..

ölümün kendisi gibi anlamı da tektir oysa, çoğalmaz kara delik, sadece yutar..

böylece leş ve ölü birlikte telef olup gittiler zihnimin mezarlığında.. en azından bir konuda ayaklarım yere sağlam basıyor artık.. çünkü toprak çekiyor beni.. çünkü susuzluğumun sadece boğaz kuruluğundan ibaret olduğu günler geride kaldı.. kalbimin çılgınca körüklediği bir his giderek bedenimi daha çok sarıyor, kan yürüyor gözlerime, kırmızıya bulanıyor aklar.. ve beynim bir alev topu, sıkıştığı yerde dönüp duruyor..

daha fazla dayanamayıp salıveriyorum ağzımdan dışıma ateşli bir uçurtma ipi gibi boğazıma düğümlenmiş şu cümleyi;

insan, et ve kemikten başka bir şey değil..

geriye kalan ne varsa işte odur erdem maskesinin ardına saklanmış anadan üryan sırıtan azılı katil..

ama gözlerim yakaladı gözlerini.. bir karışımı geçmez derinliğin.. bir gecede yaktım seni insan, onu hayvan diye tanımladığın kitapları, süslü sözlükleri.. herşey birkaç dakika içinde olup bitti.. içimde bir baraj dolup taştı, gözlerimin önünde koca bir duvar yıkıldı..

geriye kalan ne varsa taşların altında şimdi, maskelerin değil..

**

y.a

10 11 2009

2

Nefret



the beatles - i want you (she's so heavy)

*

aslında, yazmış olmak için yazmaktan nefret ediyorum, ve evet, bunu yazmaktan da.. nefretin kendisinden dahi nefret ediyorum ki nefret ediciyim kısaca.. söylesene kim tatmin edebilir beni nefretten başka..?

“sevgi.. o herşeyin üstündedir..”
“nefretin bile, öyle mi ?”
“evet nefretin de üstünde..”
“öyleyse ondan da nefret ediyorum..”
“neden..?”
“beni ezdiği için.. derler ki sevgi herşeye değer.. kucaklar seni, sımsıkı kapanır üstüne, örtüsü altına alır.. doğru ya kimin hoşuna gitmez yumuşak, sıcacık bir yorganaltı.. “

“ o zaman sorun nedir..?”

“ üşümüyorum.. bu bir sorun mu..?”

**

y.a

09 11 2009

3

düşünce



david bowie - space oddity

*

demir parmaklıkların bu tarafında ya da ötesinde olsa ne yazar ; doğuştan yataklık ediyorsa düşüncelere iflah olmaz bir yazar..

- bu aynı zamanda bir soru, bu cümle de işaretin kısaca kendisi..

*

aklımda yığınla düşünce.. altımda mı demeli yoksa.. yatağın altına itilmiş tozlu, o zavallı kitaplara nasıl da benziyorlar.. hem ne farkeder öyle olmaları.. nasıl olsa hepsi de kendi sayfasında uzman, acımasız ve soğukkanlı seri katili değil mi harflerin, onlardan üreyen kelimelerin, bir sürü cümlenin, ve onları güden paragraf çobanlarının yok edici muhteşem virüsleri..

öyleyse bırakın yerlerde sürünsünler, benden uzak,

ve beter olsunlar..

yazarak öldürmeli hepsini bir kalemde..

değil mi onlar zihnimi doldurup taşıran, geceleri uykumu kaçıran, beni bir bardak rüyada boğanlar..

ne güzeldir oysa düşüncesizlik, berrak bir su gibi.. kim korkar onun dalgasından, yeter ki bulanık olmasın..

işte bu sıkıntıyla doğruldum ter içinde yüksek ateşten.. kafamı da o zaman çarptım sert tahtasına ranzanın.. orada, üstümde bir yerlerde tüm ağırlığıyla yayları esnetip yatağa uzanmış öylece bana bakıyordu milyonlarca göz cümle içinden beni sayıklayan milyarlarca sonsuz düşünce..

şişliklerle dolu kafamı yastığa bıraktım, kolum bir gemi direği gibi ağır ağır devrilerek yana düşerken elime değen ilk kitabı alıp çevirdim sayfayı,


ve okumaya bu satırla başladım..

**

y.a

03 11 2009

2

Düşünlerim 18




the smiths - rubber ring

"you are sleeping, you do not want to believe.."


*

inanmak istemeseniz de aşk, bir zamanlar yoktu.. onu ellerinizle yoğurarak siz var ettiniz.. ateşe atıp bir güzel pişirdiniz..

şimdi yanan sizin eliniz, sizin kalbiniz..

ve yine ister inanın ister inanmayın aşktan çok daha önceleri, cinsellik vardı..

o, tüm yaşam tarihi boyunca varlığını olanca gücüyle sürdürürken doğada ona karşı saf değiştiren tek varlık insan oldu.. diğer türler çılgın bir görev aşkıyla üstüne düşeni kusursuzca yerine getirirken, insanlar bir masanın etrafında toplanmış aralarında kurallarını ve yasaklarını kendilerinin belirlediğini sandıkları bir oyunu oynuyorlardı.. ahlak oyunu..

bu oyunda ahlakçıların ellerinde önemli ve kutsal saydıkları aşk varken, cinsellik avuç içinde, ceketin gizli bölmesinde, apış aralarında gizlenen yegane karttı.. oyunun gidişatını değiştirebilecek güçte bir joker..

oysa asıl oyun doğanın bizzat kendisinin yönettiği oyundu.. kurgusu elimde şekillenmeyen, benim, ya da başkalarının lafına bakmayan, gözyaşlarını, kasılmaları takmayan doğa insanları karşısına almış, kaybedecekleri kesin olan oyunda elindeki bu çok güçlü kartı göstere göstere ahlakın gözüne sokuyor, ve ahlak yaratıcılarının apış aralarını terletiyordu..

tüm varlığıyla evren göz bebeklerimin içine bakıyordu.. kaşlarını çatmış, biraz da kızmıştı;

- ne işin var burada, bu insanların arasında.. kim bunlar ?


yanlış giden bir şeyler vardı karta bakınca..

pas dedim..

kalkıp saf değiştirdim ve ait olduğum yere geçtim.. şimdi kendi türümün karşısındaydım, yanımda iki tilki kurnazca kıkırdıyor, kargalar gagalarını vurarak ağaçlara, bana hoşgeldin diyordu..

sonra da bu kuru sıkı oyundan canı sıkılan doğa çatallı diliyle tıslayarak nefesini içine çekti ve göbeğini şişirdi;

- evet beyler, şimdi elinizi görelim..

**

y.a

3

Kokteyl


(by thomas allen)

*

- bir sarhoş için dolu kadeh, herşeydir..

*

siyah ve saten..

libidoyu körükleyen bu iki kelimenin bütünleşip şeffaf bir örtüye dönüştüğü yer handanın pürüzsüz, buğday rengi sırtını açıkta bırakan yırtmacı ayak bileklerine kadar inmiş derin dekoltesiydi..

bu, ilk bakışta ince bir yarıktan sızan gün ışığı, ikincisinde güneşin batışındaki kızıllık, ve dayanamayıp tekrar baktığınızda ise geceyi aydınlatan bir kadın teniydi..

etrafında turlayan azgın sürünün bakışlarına aldırış etmeksizin bara yöneldi.. onun için çoktan hazırlanmış olan vişne, limon, portakal ve brendi karışımı kokteyli, barmen içi inci dolu bir kaseyi sunar gibi özenle handana uzattı..

fakat bu ilk kadeh takdimine hiç de yakışmayan bir tarzda hızla kadının ağzına boşaldı ve memnuniyetin ifadesi olarak kenarına bırakılan çürük vişne rengi lekesiyle boş kadeh; dolusu için barmene gönderildi..

barmen ikinci kokteyli hazırlarken, kadın etrafında kümelenmiş erkek sürüsünü incelemeye başladı.. kiminin yüzü, çocuk emziren bir kadın yüzü gibi pelteleşmiş ve besili görünürken , kimi de henüz boşanmış, terk edilmiş, ya da zili bozuk bir kapının sokağa bakan tarafında kalmış içeri alınmayı bekleyen bir zavallı gibi bara yaslanmış çaresizce içkisini yudumluyordu..

yitik insanlar

gerçekten yitik insanlar

dertlerinin farkında olmayan, belki de unutmak için sürekli kadeh doldurup boşaltan insanlar..

irili ufaklı, iyi giyimli, kirli sakallı, traşlı, sert ve yumuşak, şişman ve zayıf adamlar..

hepsinin de ortak özellikleri paralı, sarhoş erkekler olmaları bu barda..

bir de yüzlerine yayılmış bayık, koca sırıtışlar..

- bu yeterince adil.. dedi içinden, gülümseyerek kokteyli yudumlarken..

ateşi ilk yakan erkek diğerlerinden daha cesaretli görünüyordu.. taburesinden kalkıp barmene göz kırparak, eliyle “hesap benden!” gibisinden bir işaret yaptı..

kadınının yanına yaklaştı ;

- dilerim gecenin sonunda bu güzelliği unutacak kadar sarhoş olmam..

handan için her gece duymaya alıştığı sıradan iltifatlardan biriydi bu da, yanıtı gecikmedi ;

- dilerim o kadar paran vardır..

beklediği cevabı almış olmanın verdiği rahatlıkla, gülümsemeye devam etti adam.. gözlerinde bir ışık vardı.. aslında tavan spotlarından yayılan ışıktan başka bir şey değilse de o an gözlerinin doğal parıltısı gibi göründü handana..

zaten ışıklar her zaman büyüleyicidir, doğru anlarda, doğru zamanlarda..

fakat şimdi büyülenen biri varsa, o da siyah takım elbiseli, uzun boylu, geniş omuzlu, keskin yüz hatlarını hamur yanaklarına yayarak beklediği cevaba tahliye kararı çıkmış biri gibi handanın yuvalarından fırlamasına ramak kalmış dolgun memelerine karşı sırıtan şu adamdı..

- bu barın sahibiyim.. öyle bir sorun olacağını sanmıyorum..
- öyleyse bir kadeh daha istiyorum..

barmenin durumu anlaması için sahibinin gözlerine bakması yeterli geldi.. üçüncü karışım kadehe dolmaya başlamıştı bile..

bu arada sürü dağılıp küçük gruplara bölündü ve bardaki diğer kadınları koklamaya başladı..

- daha önce buralarda hiç görmemiştim sizi..

handan dumanlı bir nefes çekti sigaradan.. kadehiyle boğazını temizledi.. yenisi için adama baktı, adam da gözlerini sabitlediği yuvalardan çevirmeden eliyle barmene işaret etti..

en son çalıştığı barda yaşananlar geldi gözünün önüne.. kısa bir süre, birkaç saniye diyelim şuna..

önceki barda da buradakine benzer sürüler vardı.. onun yüzünden kavga çıkmıştı.. tabureler, bardaklar, şişeler, masalar havada uçuşmuş ve birileri ağır yaralanmıştı..

tüm bunlar olurken o, barın arkasına saklanmış korku dolu gözlerle içkisini bitirmeye çalışıyordu..

söylediğim gibi sadece birkaç saniye sürdü olanları yeniden hatırlaması..

dolu kadeh önüne gelir gelmez gözleri titremeden adamın gözlerinin içine donuk bir ifadeyle bakarak içkisini bir dikişte bitirdi ve "barları eskitmek biraz zaman alıyor.." dedi..

adam bunu bir ışıltı, bir işaret olarak kabul etti..

*

burada biraz soluklanmak gerek..

neydi şu eskiyen şeyler ?

kullandığımız eşyalar, sürekli tekrarlanan işler, aynı insanlarla birlikte olmak, geçen aynı zamanlar, sözler, yazılar, ve birçok şey..

bir şeyler eskir mi ?

yoksa biz mi eskiyoruz bu süreç içinde ?

bunu anlamak için çerçevesi eskimiş o aynaya, geride kalan zamana, ve elimizdekilere bakmak yeterlidir sanki..

handan bunların cevabını elbette iyi biliyordu bilmesine ama kendini kandırmayı seçmişti..

çünkü başka türlü altından kalkabileceği bir yaşam değildi barlarda şarkı söylemek..

*

- öyleyse sizi burada daha sık görmeyi umuyorum.. dedi bar sahibi..

yaramaz kız gülümsedi;

- kadehim boş kalmayacaksa, neden olmasın..

*

bazı detaylar, bazı durumlarda bir detay olduğu belirtildiğinde farkedilir.. çünkü okuduğumuzda sadece yazılanları okuruz.. oysa bu sizin dünyanız, sizin barınız.. bu kadınla, bu erkekle konuşan sizsiniz..

farkettiniz mi..?

kadın bar sahibiyle cilveleşirken arkalarda bir masada, sürüden ayrılmış iki kart erkek oturmuş onları izliyor..

bu adamlar daha önce yukarıda bahsi geçen diğer bardaki kavgaya karışmış olanlardan başkası değil..

ve niyetleri gerçekten kötü..

içlerinden birisi, dudağı ve kaşı patlamış, yüzü yara bantlarıyla dolu olan, görüntüsü yaralı, fakat görünümüyle vahşi bir hayvanı andıran adam, ayağa kalktı..

bir mumya gibi yaklaşarak kadını ve sürekli kadehini tazeleyen adamın arasına kara kedi gibi girdi..

handanı kolundan tutup sert bir biçimde kendine doğru çekti..

- yürü! gidiyoruz!
- bırak kolumu hayvan!
- sana gidersin dediğimiz de gidersin kadın!

bir erkeğin kadınlara içki ısmarlamak ve iltifat etmesi dışında başka görevleri de olduğunu hatırlayan bar sahibi hızla yerinden kalktı.. kendisinden daha kısa ve sıska, yüzü sargılarla dolu olan mumya adama okkalı bir kafa attı..

bunun üzerine masada oturan diğer adam yerinden fırladı ve kalkarken sandalyesini eliyle kaptığı gibi bar sahibine fırlattı..

sandalye adamın üstünde parçalara ayrılırken barmen eline geçirdiği shakerı ilk hamleyi yapan mumyanın kafasına doğru salladı..

tam isabet!

kafası da yarılmıştı şimdi.. mumya sersemledi ve bir kütük gibi yere yıkıldı..

sürü içinde bulunan ve diğer barın adamları oldukları yüzlerindeki sargılardan belli birkaç kişi de ellerine geçeni etrafa fırlatmaya, ortalığı kırıp dökmeye başladı..

handan bu görüntüleri iyi hatırlıyordu.. daha önce de tecrübe ettiği bir şeydi.. yine de şaşkındı biraz.. ne vakit gelmişti adamlar? hiç tereddüt etmeden barın arkasına atladı..

yeni patronu yerde kötülerle boğuşurken eski bir sehpanın altına sinip çıplak sırtını bar duvarına yasladı ve kavganın bitmesini beklemeye başladı.. sanki zaman geçmek bilmiyor, kavga uzadıkça uzuyor, bitmiyordu..

çaresizce gözlerini kıstı, kendisi için hazırlanan kokteyle uzandı ve kadehi ağır ağır yudumladı..

doğrusu da buydu zaten..


anita kelsey - sway

**

y.a

02 11 2009

2

Zıkkım



- sahibinden satılık çağ, fiyatta anlaşılır..


*

tartışıyorlar..

konuşuyorlar akıllarına ne eserse o gün..
maç sonuçlarını, kavgaları, açılan pankartları, açılımları, ve açılamayanları, herşeyi ama herşeyi konuşuyorlar..

fakat yediklerini içtiklerini konuşacak halde değiller..


önlerine konulan bardağın içine göz ucuyla bile bakmıyorlar..

birileri kimlik, vatanseverlik gazıyla alevlenirken, ağızlarına tıkıştırılan şeyin salatalık tadında bir patlıcan olduğunun farkına varamıyor.. evet siz de yapabilirsiniz, gerçekte bu tadı almak mümkün; gözlerinizi, kulaklarınızı ve burnunuzu kapatıp taze bir patlıcanı ısırmanız yeterli bunun için..
denemesi bedava..

ama buna da gerek yok.. artık göstere göstere yedirecekler o patlıcanı hıyar diye.. ne de olsa genetiği değiştirilmiş gıdaların ithalatı artık serbest bu ülkede, ve üzerlerinde bir uyarı etiketi de olmayacak..


neden ? çünkü haksız rekabete girer durum..

seni değil, onu düşünüyor, yani popüler deyimle; çaktın mı mevzuyu..?


insanlık tarihini çağlara böler tarihçiler, ve arkasından biz bölmedik onlar böldü derler..


kimdir onlar ?
isimsiz insanlardır ilk, taş devrinin, demir ve tunç çağının babalarıdır, fetihler yapan istila düşkünü yayılmacı kumandanları, ve sürülerin arada bir coşup celallenmesiyle yaşanan ihtilalleri, devrimleridir yaşanılan çağların etiketleri..

şimdi ise ben bölüyorum, not alsın tarihçi ulema, ve suçu üstüme atsın rahatlıkla, satılırken kitapları raflarda..


diyorum ki içinde yaşadığımız çağ, kesinlikle ve kesinlikle; “tüketim çağı”


herşeyin ince ya da kaba haliyle bir şekilde pazarlandığı bir çağ bu.. ne isterseniz var, ne dilerseniz olur anında.. dilemeseniz de olur.. ihtiyacınız olmasa da sorun değil.. onu da yaratırız sizin için.. merak ediyorsanız birazcık bekleyin olacaktır eninde sonunda, yeter ki açın şu cüzdanı, geçirin kartı makineden, limitiniz yetmiyorsa bankanızı (sanki sizin..) arayın, anında ek limitler çıkarsın ali baba hazinesinden siz kırk haramilere..


yeter ki alın şu zıkkımı..


**


y.a

31 10 2009

4

Rüya


by andrew davidovsky

*

rüyamda binlerce sayfa yazmıştım.. ne kadındı.. gözlerinde bir alev titriyordu, üşüyordu soğuktan.. ona baktıkça dudaklarını okuyor, gözlerini yazıyor, içimi ısıtıyordum.. uyandığımda sonunda romanın, kalkıp bunları not aldım.. yeterliydi..

*

en zevk aldığım andır uyanmak ortasında uykunun, böylece benimle birlikte uyanır rüyalar.. yatağım kalabalık, ve örtü yetmez düşlerime..

*

uyumak isterim uykuyu beklemeden yumuşacık yatağa gömülüp iniltili yağmur tanelerini dinlerken kırbacını asırlık bir fahişenin sırtına indirip sapkınca boşalan bulutların..

*

okumaksa, erotik hikayeler okumak isterim içinde aşkın hüküm sürmediği gücünü derinliklerinden arzularından ve bilinmez kaynağından alan rüyaların..

**

y.a